Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-Türkiye’de parlamento seçimleri haziran ayında yapıldı. Bu seçimlerde öngörüldüğü gibi “Adalet ve Kalkınma Partisi” rakiplerine galip gelerek üçüncü defa ülkede hükümet kurma görevini üstlendi.
Bu konularla ilgili olarak “Dünya Ehlibeyt Kurultayı’nın Avrupa ve Amerika Genel Başkanı ve Türkiye konusunda uzman “Abdurrıza Raşit”le bir röportaj gerçekleştirdik.
Abna: Genel olarak “Adalet ve Kalkınma Partisinin” gücü konusunda neler düşünüyorsunuz?
80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve demokrasinin bu ülkede işlemesinden bu yana ortalama her on yılda bir bu ülkede askeri veya laik güçler tarafından bir devrim gerçekleştirilerek devletleri çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Sonra tekrar politikacıların mücadelesi ile yeniden demokrasi yoluna girilir. Dolayısıyla Türkiye halkı artık ordunun ve laik güçlerin baskılarından bıkmışlardı. İran’da gerçekleşen İslami devrimin ardından İslami uyanış dalgası tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi bu ülkede de etkisini göstermiş ve İslami hareketler çeşitli alanlarda faaliyetlerde bulunmaya başlamışlardı. Özellikle hicaplı kadınların ve onlar için uygulamaya konulan yasaklar, halkı bir İslami partiyi kabul etme aşamasına getirmişti. Adalet ve Kalkınma Partisi, bir taraftan İslami hareketler ve uyanış bir taraftan ise tüm sınıflar için özgürlük ve refah sloganlarını da arkasına alarak ilk genel seçimlerde tam anlamıyla İslami ve özgürlükçü sloganlar kullanarak seçimlerden tam bir zaferle çıkmıştır.
Bu partiyi mali ve düşünce bazında destekleyen İslami tarikat ve kuruluşlar özellikle yıllardır Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen önderliğindeki “nur” cemaati, Erdoğan’ın hükümete gelmesinin ardından kademeli olarak devlet dairelerinde nüfuz sahibi olmaya başladılar. Şu anda neredeyse Emniyet teşkilatlarının tamamı ve Milli Eğitim Bakanlığı onların kontrolü altında bulunmaktadır. Ekonomik olarak ise devlet imkanlarını da arkalarına alarak Türkiye de çok güçlü bir ekonomik güç oluşturdular ki şu anda laik sermayenin karşısında bile durabilmektedirler. Erdoğan hükümeti yeşil sermaye denilen bu sermayeyi takviye ederek tam bir iş birliği yapmaktadır. Zira yönetimde kalmak ve laik güçlere direnebilmek için güçlü ekonomi ve kamu yararını gözetmenin gerekliliğine inanmaktadır.
Nur cemaati, mezhebi taassupları olan ve İran düşmanlığı ile tanınan, hatta İran ve Şia siyaseti karşısında Amerika ile bile birlikte hareket eden bir hareket olarak “Adalet ve Kalkınma Partisinin” en güçlü arka bahçesidir. Bunlardan şu neticeye varabiliriz ki bu güç kademeli olarak bu partide kendisine yer edinecek ve gelecekte Erdoğan hükümetinin politikalarını etkisi altına alarak, İslami İran’la sorunlar çıkaracaktır. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da bu hareketin ateşli savunucularındandır. Bunlardan ayrı olarak taassup sahibi ehli sünnette İran’la Türkiye arasında iyi ilişkiler kurulmasından hoşnut değillerdir. Öteki tarikat ve cemaatlerde bu partinin mali ve hukuki imkanlarından yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla İslami bir görüntü, toplum ve devlet organlarında daha çok göze çarpmaktadır, ancak bu görüntüler devleti kutsayan ve onun icraatlarına inan Sünni bir meşreptir. Hatta bu dini tarikat ve hareketler, ileride Erdoğan ve partisi Osmanlıyı yeniden ihya edecek ümidiyle her türlü destekten geri kalmamaktadırlar.
Elbette güçlü bir devlet ve hükümet düşüncesi, politik açıdan farklı düşünseler bile ister İslamcılar arasında ve ister laik güçler arasında ortak bir paydadır.
Erdoğan hükümeti, gücü ele geçirdiği ilk günlerde Avrupa Birliğine girmek için çok çaba sarf etmiş, ancak yılların geçmesiyle neredeyse artık bu idealinden vazgeçmiş gibi görünmektedir veya Avrupa Birliğine katılmak artık bu hükümetin önceliğini teşkil etmemektedir. Bilakis Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya bölgesinde nüfuz sahibi olmak ilk önceliğini oluşturmaya başlamıştır.
Bu bölgelerde Türkiye’nin liderlik konumunun güçlendirmesi ve güçlü bir Türkiye’nin oluşmasının tahakkuk bulması (acı bir olay yaşanmadan) İran İslam Cumhuriyeti ile bir gerginliğin yaşanmaması şartına bağlıdır. Zira bölgede oluşan tüm mezhepçi bakışlara rağmen İran İslam Cumhuriyeti, İslami devrim hareketlerinin ölçüsü ve sadakati unvanı ile şu anda bile gündemdedir. Bu tarz bakış açısı tüm mutaassıp ve gayri mutaassıp Müslümanlar arasında vardır ve Türkiye de bu kuralın dışında değildir.
Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi, iki çıkmaz arasında kalmıştır. Yani bu partiye yön veren düşünce gereği İran’la normal bir şekilde ilişkilerin kurulması gerekmekte ve Türkiye’nin liderliği idealinin gerçekleşmesi de İran İslam Cumhuriyetiyle uyumluluğuna bağlıdır.
Bundan dolayı Erdoğan’ın partisi bir taraftan başta nurcular olmak üzere taassupçu dini grupların desteğini alarak onları razı etmek zorundadır. Suriye konusunda İslamcı yazarların haddinden fazla baskıları, devletin beklenmedik bir şekilde tepki göstermesine sebep olduğu gibi. Öte taraftan bölgede kendi menfaatlerini korumak için İran’la uyumlu politikalar üretmek zorundadır. Öyle anlaşılıyor ki bu partinin Ortadoğu konusundaki tepkileri bölgede oluşan İslami uyanış dalgasından kaynaklanmaktadır. Türkiye kendi menfaatlerini korumak için İsrail ve batı aleyhtarı söylemeleri kullanarak bu şekilde müstekbir zorba güçler karşısında bölgedeki cephenin liderliğini yapan, hatta tüm dünyada buna liderlik eden İslami İran’la uyumluluğunu göstermeye çalışmaktadır.

Abna: Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye de çok büyük bir sempati kazanmıştır. Bu partinin faaliyetleri, başarıları ve müspet yönleri hakkında açıklamada bulunur musunuz?
Üçüncü dönem seçimlerinde Erdoğan, elde ettiği başarılara dayanarak 2023 yılının Türkiye’sinin manzarasını betimlemiş; demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, kalıcı bir çevre, ticari kentler ve gelişmiş bir ülke bu partinin seçim öncesi üzerinde durduğu seçim vaatlerini teşkil etmekteydi.
Türkiye dışişleri bakanı, Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en gelişmiş on ülkesinden birisine dönüşmesi gerektiğini ve bunun gerçekleşmesi içinde Amerika, İslam Toplumu ve Avrupa Birliği ülkeleri ile yapıcı ilişkilerinin zorunlu olduğunu belirtti.
Türkiye’deki, yapıcı ekonomi politikalarının uygulanmasının ardından bizler Türkiye’de sosyal refahın ve işsizliğin azaldığına şahit olduk. Ayrıca Erdoğan’ın karizmatik kişiliği ve içerideki başarıları da Adalet ve Kalkınma Partisinin sevilmesine sebep oldu.
Ancak Erdoğan Devletinin iki dönem boyunca dış siyaset konusundaki tavırları önemlidir. Bu ülkenin en önemli dış siyaset ekseni şu şekildedir:
Gerilimden uzak politika, ülkelerle işbirliğinin geliştirilmesi, komşularla sıfır sorun, Ortadoğu ülkelerine yatırım…
Türkiye, son seçimlerin ardından bölgedeki gelişmeler konusunda yeni bir rolle sahneye çıktı. Anlaşılan o ki bu ülkenin yöneticileri neo- Osmanizm rüyasını görmektedirler. Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin ardından yaptığı ilk konuşmada kendi zaferini ilan ederken İstanbul kadar Bosna’nın, İzmir kadar Beyrut’un, Ankara kadar Şam’ın, Diyarbakır kadar Ramallah’ın da kazandığını söylemişti. Ve şöyle eklemişti Türkiye Cenin ve Batı Şeria’adan Ortadoğu’ya, Kafkas ve Balkanlardan Avrupa’ya kadardır. Bilindiği gibi buraların tamamı Osmanlı İmparatorluğunun topraklarıydı.
Abna: Size göre Erdoğan Hükümetinin Üçüncü dönemi ile ilk iki dönemi arasında farklar olacak mıdır?
Elbette, Ortadoğu konusunda uzman kişilerinde belirttikleri gibi Erdoğan hükümeti ilk döneminde içerideki ekonomik ve sosyal alandaki çeşitli iç sorunları düzeltmek için uğraş verdi.
İkinci döneminde bölgede aktif bir oyuncu rolüne soyundu ve bazen de çeşitli konularda aktif olarak kendisini gösterdi. Bu dönemde komşularla sıfır sorun teorisini ortaya attı ve işbirlikçi ve yapıcı bir politikayla komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmayı başardı. Bu dönemde bizler Ortadoğu bölgesinde köklü dönüşümlere şahit olduk. Türkiye devleti de bu dönüşümde rol kapma peşine düştü. Türkiye bu dönemde bölgedeki dönüşüm ve değişimi erken anlamış ve kendi çıkarlarını da göz önüne alarak ağır maliyetlerden uzak durarak kendi politikasını bölgesel gelişmeler üzerine planladı.
Bu ülke, bölgesel gelişmelerle ilgili olarak birkaç yönlü politika yürütmektedir. (elbette genel programı ve önceden belirlenen siyaseti doğrultusunda) Genel bir bakışla bölgedeki değişim ve dönüşümleri savunarak himaye etmekte, lakin bu ülkenin her bir ülkeye farklı bir bakış açısıyla yaklaştığı ve ikili bir politika izlediği ortadadır.
Abna: Adalet ve Kalkınma Partisinin üçüncü dönemdeki politikası size göre nasıl olacaktır?
Adalet ve Kalkınma Partisi, üçüncü dönem seçimlerinden önce Anayasayı değiştirme vaadinde bulundu ve her ne kadar çeçimler de anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemese de seçimlerden sonra Recep Tayyip Erdoğan anayasanın değişmesi için hiçbir fedakarlıktan ve telaştan kaçınmayacaklarını açıkladı. Bu partinin en büyük engeli kendisini Atatürk ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak bilen ordu ve askerler konusundaki değişiklikti. Bundan dolayı orduda yapılan son değişiklikler, anayasa değişikliği için gerekli olan adım için bir ön mukaddime niteliğinde idi. Bu konu Erdoğan’ın içerideki en önemli hedefi olma özelliğini taşımaktadır.
Türkiye’nin bu dönemdeki bölgesel konulardaki dış politikası aktif ve çatışmacı bir şekilde kendisini göstermeye başladı. Bölgesel konularda uluslar arası gelişmeleri tamamlayıcı aktif ve faal bir görüntü çizmekte. Bu rolün çizgileri Erdoğan ve Davutoğlunun açıklamalarında göze çarpmakta ve bir çeşit dolambaçlı bir dış politika uyguladığı görülmektedir. Örneğin Libya gelişmelerinde Türkiye Libyalı muhalifleri destekleyeceğini açıkladı, halbuki bu ülkenin Libya konusundaki ilk tutumu bundan çok daha farklıydı. Bu ülkenin bu tarz bakış açısı Yemen ve Bahreyn konularında da kendisini göstermektedir. Suriye konusunda ise eleştirici bir görüntü çizmektedir. Yeni dönemde ise yarım bir bakış açısıyla bölgesel diyalog ve istişareleri de savunmaktadır. (elbette bu ülkenin Suriye konusundaki tutumunun müphem ve karmaşık olduğu anlaşılmaktadır)
Genel olarak Türkiye devleti, bölgesel ve dünya genelinde kısa vadeli çeşitli menfaatlerin temini yerine uzun vadeli çıkarların peşindedir ve akıllıca bir politika yürüterek fırsatlardan ve tehditlerden güzel bir şekilde yararlanmaktadır. Hiç şüphesiz bu dönemde Türkiye batı ile klasik ilişkilerini koruyarak Amerika, Avrupa Birliği ve hatta İsrail’le aynı konsültasyonu paylaşarak bölgesel konularda ve uluslar arası arenada aktif bir oyuncu rolünü ifa etme peşindedir. Başka bir ifadeyle bu ülke Ortadoğu’daki stratejik konumunu yükseltme peşindedir.
Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin Ortadoğu bölgesindeki hücumları bu ülkenin yeni rolünün yürürlüğe konulma operasyonudur ve Türkiye de bunu istemektedir. Türkiye, kendisini bölgesel konularda gücü olan bir oyuncu ve nüfuz sahibi ülkeler arasında arabuluculuk rolünü üstlenebilecek bir ülkeye dönüştüğü düşüncesini vermeye çalışmaktadır.
Gerçekler de bu şekildedir. Uzmanlara göre yeni Ortadoğu denkleminde üç ülke olan İran İslam Cumhuriyeti, Türkiye ve Suudi Arabistan bölgedeki dönüşümlerde en büyük rolü olan ülkeler olarak gösterilmektedir. Elbette bu üç eksen ülkenin yanında İsrail’in rolünü de hafife almamak gerekir.
Buradaki en önemli soru şudur: acaba Türkiye uzun bir süredir arzu ettiği Neo- Osmanizm düşüncesini canlandırabilir mi, veya yeni dönemde kendisi için biçtiği rolü ifa edebilir mi? Ve ayrıca yeni Ortadoğu denkleminde kendisine biçtiği yeni rolün doğrultusunda bu bölgedeki ana oyuncalarla olan ilişkileri nasıl olacaktı